Farkındalık İle Tanışma


Kitap okumayı pek sevmez fakat pek çok şey bilirdim(!). Tarih, siyaset ve dünya hakkındaki görüşlerim, Platon’un öğretisindeki apriori bilgi gibiydi. Nerden geldiklerini bilmiyor fakat doğru olduklarını hissediyordum.

Üniversite’nin son senesinde özellikle global ekonomi sistemini anlamaya çalışırken,  farkında olmadan uzun sürecek bir araştırmaya kaptırdım kendimi. Kapitalizm başlangıç noktamdı.

Birinci Dünya Savaşı ve İkinci Dünya Savaşı vardı hedefimde. İkisi de trajediler ile doluydu. Nazi Almanyası tarafından ölenler faşizmin, Çin ve Rusya’da ölenler komünizimin, Japonya’da ölenler ise barış elçisi konumundaki ABD’nin kurbanlarıydı. Hepsinin de kendine göre haklı gerekçeleri vardı.

ABD, Birinci Dünya Savaşı’nda olduğu gibi İkinci Dünya Savaşı’nda da sonlarda ortaya çıkmıştı. Tarafsız kaldığı dönemde boş durmayıp bir yandan Avrupa’ya silah ihracatı gerçekleştirirken, bir yandan da askeri güçünü arttırıyordu. Savaşın ilk yıllarında 20 bin kadar olan uçak sayısını, sonlara doğru 100 bin’nin üzerine çıkarmıştı. Son olarak da, diğer ülkelerin tıkandığı bir süreçte ortaya çıkıp, atom bombası ile küresel bir savaşı sonlardırarak, dünyanın en büyük güçü olduğunu ilan etmişti.

Birinci Dünya Savaşı sonrası, Almanya Fransa’ya, Fransa İngiltere’ye, İngiltere ise ABD’ye borçluydu.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında ise ülkeler arasındaki ekonomik ilişkiler daha da karmaşık hale gelmişti. ABD’nin savaş boyunca ihracattan kazandıkları, büyük bir hasar görmüş olan Avrupa’ya yardım edebilme gücünü vermişti. Fakat bu yardım doğrudan değil yeni kurulacak olan Uluslar Arası Para Fonu ve Dünya Bankası ile aracılığı ile yapılacaktı.

IMF, kısa vadeli ödeme sorunlarına çözüm olarak uluslar arası ticareti canlandırmak , Dünya Bankası ise, uzun vadeli yatırım kredileri sağlayarak Avrupa ülkelerinin yeniden yapılandırılmasını sağlamak için kurulmuştu.

Hem çöküşün hem de onarımın destekçisi olmuştu ABD. Tavşana kaç, tazıya tut demişti.

ABD bu istikrarını ülkere sadece finansman sağlamak ile sınırlamadı. Sinema, dizi ve medya ile insanlara nasıl yaşayacaklarını, neler tüketeceklerini ve nasıl düşüneceklerini de öğretti.

Resme biraz uzaktan, ön yargısız bakınca, bize sunulan bilgilerin ne kadar çarptırılmış olabileceklerini düşündüm (İlerleyen senelerde okuduğum, Umberto Eco’un Prag Mezarlığı bu konuya değinen çok güzel bir örnek). Tarih, din, siyaset, milliyetçilik ve futbol, çoğu kişinin körü körüne savunduğu, karşı tarafın görüşünün objektif olarak değerlendirilemediği şeylerin başında geliyordu.

Parçaları bir araya getirince sanki bir sihirbazın hilesini görmüş gibi hissettim kendimi. Peki hangi konularda medya veya toplum tarafından yönlendirilmiştim? Hangileri benim özgün kararlarımdı?

Hemen hemen herkes, zihnini hayatlarının küçük problemleriyle meşgul ederek, kendini bu tehlikelerden korur, toplumları bu problemleri onlar için tasarlar.

Ernest Becker – Ölümü İnkar s. 245-246

Bilinçsizce savunduğum birçok şeyden uzaklaşmıştım. Çok koyu bir muhalif olmama rağmen, oy bile kullanmayan birine dönüşmüştüm. Üç sene boyunca her maçına gittiğim futbol takınımın kaçıncı sırada olduğunu bile bilmez olmuştum. TV ve gazete okumayı bırakmıştım. Diğer taraftan ırk ve milliyetçilik kavramları da önemlerini yitirmişti.

Şimdi dışarıdan bakan bir insan, bu söylediklerimi gayet mantıklı bulacak fakat küçümseyecek, bunların zaten bilinen şeyler olduğunu düşünecektir.

Bu değişimin bendeki etkisi o kadar da basit olmadı. Araştırmamı zamana yaymış olsam da olaylar arasındaki bağlantıyı idrak etmem birgün içinde oldu. Hipnozdan uyanmış gibiydim. İçinde bulunduğum kaosu kelimelerle anlatmaya çalışmak zordu.

Sözcükler, ihtiyaç gereği, her şeyi alelade, basit imgelere, kavramlara ve kalıplara indirger.

Gündüz Vassaf – Cehenneme Övgü s. 35

Hislerimi kelimelere dökmekte zorlandığım için bazen gerçek olup olmadıkları hakkında şüpheye kapıldım.

Tüm duygularımızı ve düşüncelerimizi birer sözcüğün içine sıkıştırma yolundaki baskın faaliyet, duyularımız aracılığıyla ulaşacağımız kavrayışı engeller, önünü keser. Böylece duyular, sözcüklere bir yardımcı olarak kullanılır yalnızca. Yalnızca sözcüğün anlamını zenginleştirmek için kullanırız onları.

Gündüz Vassaf – Cehenneme Övgü s. 36

Yaşadıklarımı abartıyor da olabilirdim. Büyüklük sanrısı olan bir şizofren miydim yoksa?

Çoğu şeyi yeniden anlamlandırmam, daha çok düşünmem ve okuman gerekmişti.

“Gelişim yalnızca ödüllendirici ve haz verici olmakla kalmaz, pek çok acıyı da beraberinde getirir. İleri doğru atılan her adım bilinmeze yönelir ve olasılıkla tehlikelidir. Tanıdık, iyi ve doyurucu birşeyi bırakmak anlamına da gelir.

Abraham Maslow – İnsan Olmanın Psikolojisi s. 217

Açıkcası ilk dönemler biraz karamsardım. Kaygılı bir şekilde gerçeği kavramaya çalışıyordum, bir cinayeti çözmeye çalışan bir yeni yetme dedektif gibi. Bir süre sonra midemde rahatsızlık baş gösterdi. Muayene için kısa süreliğine Türkiye’ye geri döndüm.

Yaşadıklarım fiziksel bir rahatsızlığa da sebep olduğu için insanlar sebebini merak ederek, açıklama bekliyordu. Fakat açıklamakta zorlanıyordum. Bildiğim herşeyin aslında öyle olmadığı öğrenmiştim ama bu geçerli bir sebep değildi onlar için. Hatta muhtemelen birşeyler sakladığımı düşünenler de olmuştur.

Farkettiğim şeyleri diğer insanlara anlattığımda genel olarak anlayamadıklarını veya önemsemediklerini farkettim, bazı şeylerin sadace anlatılarak öğretilemeyeceğini, bazı değerlerin anlaşılabilmesi için de doğal yollardan keşfedilmesi gerektiğini anlamaya başlamıştım.

Eğer kitaplardan diğer insanların da benzer deneyimler yaşadıklarını okumasaydım, muhtemelen bu işten kendimi kurtarmam biraz zor olurdu.

İnsanları, ne gördüğünüze ikna edemeyebilirsiniz fakat bir başkasının görememesi o şeyin orda olmadığı anlamına gelmez.

Örneğin; aşağıdaki resme gelişi güzel bakıldığında pek anlamlı gözükmeyecektir ancak nasıl bakacağınızı bildiğinizde durum değişir.

Eğer ben size yukarıdaki resmin içerisinde bir Triceratops’un gizli olduğunu söylersem bir çoğunuz buna inanmaz.

Görebilmek için biraz şaşı bakmanız gerekmektedir fakat buna rağmen de doğru bakış açısını yakalayamayabilirsiniz.

Görme engelli bir insana nasıl hoşgörü ile yaklaşılıyor ise bir şeyi algılayamayan insana da benzer şekilde yaklaşılmalı diye düşünüyorum (Diğer insanlara zararı dokunmadığı sürece tabi ki).

“Aslında herkes bir dahidir… Ama siz kalkıp bir balığı ağaca çıkma yeteneğine göre yargılarsanız, balık tüm ömrünü bir aptal olduğuna inanarak geçirecektir.”

Albert Einstein

Bu şekilde düşünmeye başladıktan sonra hem fikir olmadığım insanlarla tartışmaktan vazgeçtim. Herkesi olduğu gibi kabul etmeye başladım.

Özellikle de inançlar konusunda, kendi bildikleri ile mütevazi bir hayat yaşayan insanların kafalarını karıştırmamaya ayrıca özen gösterdim.

Nevrotik, yaşamak ve sıhhat için ruhsal bakımdan gerekli olan bütün patolojik mekanizmalar nedeniyle değil, bu mekanizmaları reddetmesinin yaşamak için önemli olan illüzyonları ortadan kaldırması nedeniyle ısdırap çeker. O hakikate başkalarından daha yakındır ve bu yüzden acı çeker.

Otto Rank – Will Therapy and Truth and Reality s.251-252

En büyük sorun ise kolektif çözüme alternatif bir çözümün bulunması.

Varoluş, ideal bir cevabı gerektiren bir problem haline gelir; ancak varoluş probleminin kolektif çözümünü artık kabul etmediğinizde, kendi çözümünüzü yaratmak zorunda kalırsınız.

Güveneceği ortak hiçbir şeyi olmayan acı verecek derecede farklı kişidir. Aşırı bireyseleşmesinin, çok ıstıraplı izolasyonunun sorumluluğunu taşımak zorundadır.

Ernest Becker – Ölümü İnkar s. 237

Ben bunu, bilgisayarlardaki işletim sistemlerine benzetiyorum. Bir Windows veya Linux dağıtımını indirerek elinizdeki donanımı yarım saat içerisinde kullanıma hazır hale getirebilirsiniz fakat yazan kişinin tasarladığı sınırlarda hareket edersiniz.

Eğer bir sebepten ötürü herhangi birini kullanmaz, kendi işletim sisteminizi yazmak zorunda kalırsanız, muhtemelen eldeki donanım bir süre kullanılamaz olacak, uzun bir süre de hata ayıklamak ile geçecek fakat uzun vadede kazançlı olacaktır.



Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *